LEDÜNNÎ İLİM
..:: 2 ::..
Allâh Teâlâ, kendisinden hakkıyla ittikâ eden, beşerî irâde ve arzularını ilâhî irâdeye râm edebilen kullarının kalblerine, gözlerin görmediği, akılların tartamadığı birçok lutuflarda bulunur. Nitekim yüce Rabbimiz, böyle muttakî kullarına husûsî bir ilim ve hikmet lutfettiğini Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle bildirmektedir:
يِا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إَن تَتَّقُواْ اللّهَ يَجْعَل لَّكُمْ فُرْقَاناً
وَيُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ
"Ey îmân edenler! Eğer Allâh'tan ittikâ ederseniz, O, size bir furkan (iyi ile kötüyü ayırd edecek bir ilim, firâset ve anlayış) verir, günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allâh, büyük lutuf sahibidir." (el-Enfâl, 29)
"Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lutfetsin..." (el-Hadîd, 28)
Hadîs-i şerîfte de:
"Öğrendikleriyle amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir." (Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, X, 15) buyurulmuştur.
Bir hadîs-i kudsî de şu mealdedir:
"Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb îlân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de ben (âdetâ) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum." (Buhârî, Rikâk, 38)
Görüldüğü üzere farzları âdâb ve erkânına riâyet ederek ihlâsla edâ ettikten sonra, aşk, şevk ve vecd ile gönülden yapılan nâfile ibâdetler, Cenâb-ı Hakk'ın böyle muhteşem lutuf ve ikrâmlarına birer vesîle teşkîl etmektedir. Bunun için nefsin süflî arzularına karşı koyarak haram ve şüphelilerden sakınmalı, sünnet-i seniyyeyi hayat tarzı edinmelidir. Bu lutuflara nâiliyyet için bedenî hazları hadd-i lâyığında (gerektiği ölçüde) tutup, rûhî âlemi inkişâf ettirmelidir. Çünkü bu öyle büyük bir lutuftur ki Cenâb-ı Hak, insanın beşerî zaaflarıyla perdelenen idrâkini, doğruya, gerçeğe, hikmete açıverir. İnsan her hâl ve hareketinde ilâhî irâdeye göre adım atar. Teşhis ve tahminlerinde isâbet eder. Sebep ve bahâneler, zâhirî görüntüler, irâdesi Hakk'ın irâdesinde erimiş böyle bir kulu aldatamaz. Kul, hâdisâtın içyüzünü keşfetmeye ve ileri görüşlülüğe nâil olur.
Kalbe gelen ilhâmlarla isâbetli tahmin ve teşhiste bulunmanın yanısıra bir de akla gelen ve zihne doğan hoş ve ince fikirler vardır ki bunlar kelimelerle değil, çoğu zaman işâret ve rumuzlarla ehline bildirilen, kalb ahvâline dâir rakîk mânâlardır. Bunlara "latîfe" veyâ bunun çoğulu olan "letâif" tâbir olunmuştur. Bu mânâlar, Hak Teâlâ'nın mâneviyat yolundaki sâlih kullarına lutfettiği işâret ve rehberlerdir.
Ayrıca, Cenâb-ı Hak, sâlih kullarına düştükleri müşkil durumlarda gâibden gelen seslerle îkâz etmek sûretiyle de yardımda bulunabilir. Buna "hâtif" denilmiştir ki sâhibinin görülmediği, gizliden gelen sesler demektir. Sâlikin kalbinde ortaya çıkan ve onu Hakk'a dâvet eden seslerdir.
Şu hâdise, hâtiften ses işitmenin bir hakîkat olduğuna delâlet eder:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettikten sonra O'nu gasletmek isteyen ashâb, acabâ diğer ölülerimiz için yaptığımız gibi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i elbisesini çıkarıp da mı gasledelim, yoksa elbisesi üzerindeyken mi yıkayalım, diye ihtilâfa düşmüşlerdi. Bu ihtilâf üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in, elbisesi çıkarılmadan yıkanacağı, gâibden gelen bir sesle bildirilmiştir.

Allâhu Teâlâ, peygamberleri vâsıtayla insanlara, "Kitâb"ı, "Hikmet"i ve diğer bilmediklerini öğretmiştir. Bu tâlim, bazen açıktan, bazen de ledünnî olarak doğrudan kalbe gelen ilhâmlar şeklinde gerçekleşmiştir. Ancak bu hâller, yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi çoğu zaman insan idrâkiyle kavranması güç bir keyfiyette tezâhür ettiğinden, insanların ekserisine meçhûl kılınmıştır. Fakat ledünnî ilmin hak ve hakîkat olduğu Kur'ân ve sünnetle sâbittir.
Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bâzı hadîs-i şerîflerinde anlatılan, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ile Hızır -aleyhisselâm- arasında cereyan eden şu hâdise, ledünnî ilmin muhtevâsından muhteşem pırıltılar aksettirmektedir:
<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>