İmandan İhsana Tasavvuf

 

 

 



ZÂT-I ULÛHİYYET

..:: 2 ::.. 

    Bu gerçekten hareketle mârifet erbâbı şöyle buyurur:
   "Cenâb-ı Allâh, hakîkatte gâib değildir. Ancak bizim beşerî istîdâd ve idrâkimiz açısından zuhûrunun şiddetinden gâibdir."
   Hüdâyî Hazretleri buyurur:
      Zuhûru perde olmuştur zuhûra
      Gözü olan delil ister mi nûra?
   Diğer bir tâbirle, bir odada beş bin voltluk bir ışık yansa, insanın gözündeki istîdâd, bu ışığın altında hiçbir şey görmeye güç yetiremez. Hâl böyleyken milyonlarca voltluk ışıktan da sonsuz mâhiyette üstün bir nûrun sâhibi olan Hak Teâlâ da elbette ki beşer idrâki açısından bir gâibdir. Bu nükteyi ifâde için Kur'ân-ı Kerîm'de müminler hakkında:
   "Onlar ki gayba îmân ederler..." (el-Bakara, 3) buyurulmuştur.
   Fakat ehl-i basîret için bu öyle bir gaybdır ki, nûrunun tecellî şiddetiyle en belirgin varlıklardan daha zâhirdir. Şöyle ki:
   Hava ile yaşıyor, fakat bizi çepeçevre kuşattığı hâlde onu göremiyoruz. Sadece teneffüs etmek sûretiyle hissediyoruz. Bunun için de onu göremediğimiz halde inkâr etmek bir tarafa, hayatî bir zarûret ile:
   "Hava olmazsa yaşayamayız!" diyoruz.
   Sudaki canlılar da bizim gibidir. Onlar da deryâ içinde suyun farkına varamazlar. Hâlbuki su, kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.
   Bu demektir ki, bir varlık karşımızda, sağımızda, solumuzda veya diğer yönlerde olursa, onu idrâkimiz kavrayabilir. Ancak her tarafımızı çepeçevre kuşatınca, bütün cihet kayıtlarından sıyrılır ve varlığının zuhûru, idrâkimizin üzerine çıkar; böylece yönlerle kayıtlı olan gözlerimize gizli kalır. Bu böyle olmasaydı da meselâ hava gözlere âşikâr olsaydı, hayat yaşanmaz olurdu. Zîrâ sisli bir havada diğer varlıkların tamamı görünmez hâle gelir. Yâni bizi çepeçevre kuşatan bir varlığın görünmesi, diğer varlıkların görünmemesine sebeptir. Onun içindir ki, Cenâb-ı Hak bu âlemde gözlere gizli kalmıştır. Eğer zâhir olsaydı, insanlar hem O'nun cemâlinin güzelliğinden, hem de kendilerini çepeçevre kuşatmış olmasından dolayı başka hiçbir şey göremezlerdi ve tabiî o zaman dünyâ hayatı diye bir şey olmazdı.
   O hâlde müteâl, yâni hayâl ve idrâk ötesi bir varlık olan Cenâb-ı Hak, hem en gizli ve hem de en âşikârdır. Daha doğrusu zât olarak gizli, tecellî olarak âşikârdır.
   Âşikârdır; çünkü bütün varlıklar, onun zâtının nûrundan peydâ olur.
   Gizlidir; çünkü gözlerin, O'nun nûruna bakmaya gücü yetmez...
   Âşikârdır; O'ndan gayri ne varsa, ancak O'nun sıfatlarıyla tecellî eder.
   Gizlidir; eşi benzeri olmadığı için... Çünkü insanın bilgisi, umûmiyetle eşyâyı zıddıyla tanımaktan geçer. Bu sebeple hiç zıddı olmayan ve aslâ değişmeyenin gizli kalması da gâyet tabiîdir.
   Böyle bir varlığı idrâk husûsunda mahlûkâttan şuur sâhibi hiçbir varlık, elbette ki kâfî bir kabiliyete sahip değildir. Bu sebepledir ki îmân, O'nun Zât'ının hakîkatine vukûfiyet değil, varlığını kabulden ibârettir. Çünkü var olup olmama keyfiyeti başka, var olan bir şeyin mâhiyeti hakkındaki hüküm, başka bir şeydir.
   Bu bakımdan Cenâb-ı Hak, zât-ı ulûhiyyetinin sâdece var olup olmama keyfiyetini kavraması için insanı, akıl nîmetiyle techîz etmiş bulunduğu gibi, müşâhede edilebilen âlemi de sıfat tecellîleriyle doldurarak onlarla eserden müessiri idrâk etmek imkânını sunmuştur. Aşağıdaki misâl bu gerçeği ne güzel aksettirir:
   Evliyâullâhın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, birgün pek çok kimsenin telaş ve merak içerisinde bir yere doğru koşuşturduğunu gördü.    Onlara:
   "- Böyle telaş ve heyecan ile nereye gidiyorsunuz?" diye sordu.
   Onlar da:
   "- Falan yerden bir âlim gelmiş! Allâh Teâlâ'nın varlık ve birliğini binbir delîlle îzâh ediyormuş! Onun bu delîl ve îzâhlarından istifâdeye gidiyoruz. İstersen sen de buyur!" dediler.
   Bunun üzerine Cüneyd Hazretleri, buruk bir tebessümle onlara bakarak şöyle dedi:
   "- Gören gözler, işiten kulaklar ve hisseden kalbler için kâinatta sayısız ilâhî şehâdet terennümleri ve deliller var. Bizzât Cenâb-ı Hakk'ın, kendisi hakkında nice şehâdeti var. Ey ahâlî! Bütün bunlara rağmen şüphesi olan varsa, buyursun gitsin! Bizim gönlümüzde gümânın (şüphenin) kırıntısı dahî yoktur."
   Kısacası gören gözler için Cenâb-ı Hak, âlemin özü olan insanda, sözsüz bir Kur'ân olan kâinatta ve sözlü bir kâinât olan Kur'ân'da sayısız ilâhî sıfat tecellîleri bahşetmiştir. Ayrıca bunlardan istifade husûsunda yardımcı ve yol gösterici olarak peygamberler göndermiştir. Peygamberler vâsıtasıyla da, görülen ve görülemeyen âlemlerin hakîkatlerini, belli ölçüde tıpkı Kur'ân-ı Kerîm'de müşâhede edilmekte olduğu gibi, beşerin idrâk seviyesine uygun bir şekilde "kelâm" sûretinde lutfetmiştir.
   Dolayısıyla kelâmın imkânları içerisinde Allâh hakkında öz olarak şunları söyleyebiliriz:

 

<<< Önceki Sayfa | Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>

 

Ana Sayfa | Tasavvufun Mahiyeti | Tasavvufî Terbiye | Marifetullah ve İlahi Mevhibeler
Tasavvufî Bazı Meseleler | Hak Dostlarından Nasihatler | Tasavvufî kıssalar ve ibretler
E-mail: info@imandanihsanatasavvuf.com
Bu sitede yayınlanan yazılar, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendinin kitap ve makalelerinden derlenmiştir.
© 2004-2007 - Her hakkı mahfuzdur.