TASAVVUFUN LÜZÛMU
..:: 1 ::..
Tasavvuf, dînin kalbî hayatı ve özüdür. Tıpkı bir meyveyi makbul ve lezzetli kılan içindeki özsuyu gibidir.
Bilindiği gibi insanın beden ve rûh olmak üzere iki yönü vardır. Bunların her ikisinin de fıtrata bağlı olan talepleri mevcuttur. İslâm, yaratılıştan gelen bu temâyülleri inkâr etmez. Onları birer vâkıa olarak kabul eder. Ortaya koyduğu temel ölçüler çerçevesinde makbûl olan temâyülleri inkişâf ettirmeye, merdûd olanlarını ise, asgarî hadde indirmeye veya makbûl bir gâyenin emrine sokmaya çalışır.
İnsan, şâyet kendine bedenî îcâb ve ihtiyaçlar çerçevesinde bir dünyâ kurarak ulvîliklere âit rûhî taleplerini bastırmaya kalkışırsa huzûr ve sükûna kavuşması imkânsız hâle gelir. Dîn, insana madde ile mânâ arasında bir denge programı takdîm eder. İnsanı bir taraftan mânevî iklîme yönlendirirken diğer taraftan maddî âlemin îcaplarını da reddetmez. İnsanın maddî temâyüllerine mücerred bir mânâ ve ulvî bir gâye katar. İnsan, sırf ten planında kalıp her şeyi materyalist bir nazarla seyrederse, en mücerred bir hâdiseyi bile müşahhas ve rûhsuz kalıplar hâlinde görür. Aslında tasavvufa îtirazların temelinde yatan başlıca temâyüllerden biri de budur.
Hakîkaten insan idrâki, maddî ve müşahhas varlıklar kadar, mânevî sırlar ve mücerred hakîkatlere de meclûbdur. Bu sebeple bütün iş, insanın maddî yapısı gibi rûhunun da tatmin olup olmadığında düğümlenmektedir. Bugün maddî refâhın zirvesindeki Batı, rûhî buhranlar ve ahlâkî çöküntüler içerisinde ateizme sürüklenmektedir. Hattâ Hristiyanlığın merkezi Roma'da bile pek çok ateist mevcuddur. Çünkü bu insanlar, rûhî açlıklarını tatminden mahrumdurlar. Bunun temelinde ise ilâhî menbâ ile kalbî irtibatın kopmuş olması bulunmaktadır. Zîrâ insan eliyle tahrîf edilip, beşerî müdâhaleyle şekillendirilen dîn, ilâhî berraklığını yitirdiğinden, artık kalb huzûruna medâr olacak rûhî muhtevânın çok uzağında kalmıştır. Bu sebeple de dînin heyecânını duyamayan kalbler, huzûr ve sükûna hasret kalmaktadır.
Dînin vecdinden, yâni mânevî heyecândan mahrûm bir insan, en muazzam bir rûhî hâdiseye bile maddeci bir gözle bakıp işi sâdece şekil planına dökmeye çalışır. Böylece kupkuru ve içi boşaltılmış bir dîn anlayışı ortaya koyar.
Tasavvuf ise, insanı rûha yöneltir. Rûha, ferdî istîdâda uygun bir tatmin yolu açar. Hakîkaten dinin, insan rûhunu tatmîn eden mânevî cephesi ortadan kaldırıldığında o, sırf fayda üzerine kurulu beşerî sistemler derekesine indirilmiş olur. Bu takdîrde ibâdet ve kulluk hayâtının sâdece zâhirî ve dünyevî menfaat yönüne değer verilip onun asıl gâyesi olan kalbî istifâdesinden mahrum kalınır. Meselâ namaz bir antrenman, oruç perhiz, zekât sosyal yardımlaşma gibi menfaat planına taşınarak bu gibi tâlî faydalarla asıl gâye bertaraf edilmiş olur. Ya da kulluk ve ibâdetlerin edâsı için gerekli olan şartların sırf zâhirî kısmında kalınır. Bunun ise dînin özünden uzak ve gayr-i İslâmî bir anlayış husûle getireceği, insan rûhunun ihtiyâçlarına cevap veremeyeceği ve fıtrî olan din duygusunu tatmîn edemeyeceği âşikârdır. Dînî vazîfelere kalbî bir derinlik kazandırmanın yolu tasavvufî terbiyedir. İnsanlar, dinde derinliğe erişebilmek için birtakım arayışlara yönelmişler ve netîcede tasavvufî terbiyeye ulaşmışlardır.

Ayrıca varlıklar, en basitten en mükemmele doğru bir sıralamaya tâbî tutulduğunda zirveyi, "insan" teşkîl eder. İnsanların da -fıtrî sermâyeye dayanan- istîdâd ve iktidarları çok muhtelif seviyeler arz eder. Bu da dünya hayatında ictimâî âhengin sağlanabilmesi için zarûrîdir.
Cenâb-ı Hak, murâd-ı ilâhîsinin muktezâsı olarak insanları zâhirî istîdâdları gibi, mânevî istîdâdları itibâriyle de muhtelif seviyelerde yaratmıştır. Kullarından tâkat fazlasını istemediği gibi verdiği istîdâd nisbetinde de onları mes'ûl kılmıştır.
Rahmeti gazabından çok olan Allâh Teâlâ'nın nihâyetsiz merhameti, bütün mahlûkâta şâmildir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bütün insanlığın mükellef bulunduğu dînî teklîfleri takdir ve tâyin ederken asgarî seviyeyi esas almıştır. Yâni, en âciz ferdin dahî tâkat getirebileceği bir seviye ile tahdîd buyurmuştur. Fakat, umûma âit mükellefiyetlerden daha fazlasını yerine getirmeye fıtraten kudret, iştihâ ve istîdâdı olan kimselere mânevî inkişâf kapısını kapatmak, ilâhî adâlete aykırı düşeceğinden, böyleleri için de rûhî ihtiyaçları istikâmetinde bir yolun mevcûd olması tabiî ve zarûrîdir. Yâni bu, şer'î vazîfelere ilâveten bir de kalb âleminde yükselme istîdadı olan müminlere zühd, takvâ ve ihsân ile mesâfe almayı sağlayacak bir yolun açık tutulmasından ibarettir. Bu yol ise, bilindiği üzere tasavvuftur.
Bu gerçekler de, tasavvufun lüzûmunun aklî ve dînî mesnedlerindendir.
Ana Menü | Sonraki Sayfa >>>